“Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.”
Garip bir çağdan geçiyoruz…
Nefretin müşterisi çok, sevginin ise neredeyse hiç alıcısı yok…
Çünkü çağımız yalnızca bir nefret çağı değil; aynı zamanda haz ve hız çağıdır.
İnsan artık beklemek istemiyor…
Sabretmek istemiyor…
Bedel ödemek istemiyor…
Her şey hemen olsun, kolay olsun, mümkünse hiçbir fedakârlık gerektirmesin istiyor.
Haz, insana “Canının istediğini yap” diyor…
Hız, “Bir an önce ulaş” diyor…
Faydacılık ise son hesabı önümüze koyuyor:
“Bundan benim çıkarım ne?”
İşte çağımızın büyük ahlak buhranı burada başlıyor.
Çünkü ahlak, insanın her istediğini yapabilmesi değil; yapabileceği hâlde bazı şeylerden vazgeçebilmesidir.
İrade de budur zaten…
İnsan, her arzusunun peşinden koştuğu ölçüde özgür değil; gerektiğinde arzusuna “hayır” diyebildiği ölçüde hürdür.
Nurettin Topçu’nun düşünce dünyasında ahlak, rahatlığın değil mesuliyetin yoludur. İnsan; kendisini aşabildiği, nefsinin üzerine çıkabildiği ve başkasının derdini kendi derdi hâline getirebildiği ölçüde büyür.
Bugün ise bunun tam tersine çağrılıyoruz:
Daha çok tüket…
Daha çok kazan…
Daha çok görün…
Daha güçlü ol…
Daha önde ol…
Ve mümkünse bütün bunları en kısa yoldan elde et…
Fakat kimse bize şunu söylemiyor:
Peki, daha iyi insan olmak ne olacak?
Daha merhametli olmak…
Daha adil olmak…
Daha sabırlı olmak…
Daha dürüst olmak…
Daha mütevazı olmak…
Bunların hiçbirinin kısa yolu yoktur.
Çünkü iyilik emek ister.
İyilik bazen vazgeçmektir.
Bazen susmaktır.
Bazen affetmektir.
Bazen elinde güç olduğu hâlde ezmemektir.
Bazen herkes güçlüden yana saf tutarken mazlumun yanında yalnız kalmaktır.
Bazen de bütün menfaat kapıları önünde açılmışken, sırf doğru olmadığı için o kapıdan girmemektir.
İşte cennetin yolu biraz da bunun için zordur…
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor:
“Cennet, nefse ağır gelen şeylerle; cehennem ise şehvetlerle kuşatılmıştır.”
Ne kadar büyük bir ölçü…
Kötülüğün yolu çoğu zaman yokuş aşağıdır.
Kendinizi bırakırsınız, gidersiniz…
Öfkelenmek kolaydır; affetmek zordur.
Nefret etmek kolaydır; sevmek zordur.
İntikam almak kolaydır; adalet etmek zordur.
Güçlüye yanaşmak kolaydır; mazlumun yanında durmak zordur.
Menfaatin peşinden gitmek kolaydır; hakikatin peşinden yürümek zordur.
Cennete doğru yürüyüş, biraz da insanın kendi nefsine karşı verdiği uzun bir mücadeledir.
Necip Fazıl’ın fikir dünyasında da insanın asıl kavgası dışarıdan önce kendi içindedir. Büyük dava, insanın kendi nefsini aşmasıyla başlar. Çünkü dışarıdaki putları yıkmak kolaydır; insanın kendi içinde kurduğu putları yıkması zordur.
Makam…
Para…
Şöhret…
Güç…
Alkış…
Menfaat…
Bunların hepsi insanın elinde bulunabilir.
Mesele bunlara sahip olmak değil, bunların insana sahip olmamasıdır.
Bugün kötülüğün çokluğundan şikâyet ediyoruz.
Nefret çoğaldı diyoruz…
Kibir çoğaldı…
İftira çoğaldı…
Menfaatçilik çoğaldı…
Vefasızlık çoğaldı…
Doğrudur.
Fakat Kur’an bize başka bir yere bakmamızı emrediyor:
“Şüphesiz Allah, bir toplum kendilerindekini değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”
(Ra‘d, 11)
Öyleyse meseleyi yalnız yöneticilere, siyasetçilere, kurumlara yükleyerek çözemeyiz.
Çünkü toplum neyse, bir müddet sonra kurumları da ona benzemeye başlar.
Kalpler bozulursa sokak bozulur…
Sokak bozulursa şehir bozulur…
Şehir bozulursa siyaset bozulur…
Siyaset bozulursa devletin adalet terazisi de yara alır…
Onun için değişimin ilk adresi Ankara değildir.
İlk adres insanın kendi kalbidir.
Önce insan…
Sonra aile…
Sonra mahalle…
Sonra şehir…
Sonra memleket…
Hasan el-Bennâ’nın düşüncesinde de toplumsal diriliş, insanın kendisini inşa etmesiyle başlar. İslam’ı yeryüzünde görmek isteyen insan, önce onu kendi hayatında görünür hâle getirmelidir.
Çünkü kalplere iyilik hâkim olmadan topraklara iyilik hâkim olmaz.
Evinde merhamet yoksa dünyaya merhamet dersi veremezsin…
Ticaretinde adalet yoksa devletten adalet istemenin sözü eksik kalır…
Dilinde kardeşlik yoksa meydanlarda birlik nutku atmanın fazla anlamı yoktur…
Kendi nefsine söz geçiremiyorsan dünyaya nizam verme iddian da havada kalır…
Belki de önce şu soruyu sormalıyız:
“Ben dünyanın kötülüğünden ne kadar şikâyet ediyorum değil; dünyanın iyiliğine ne kadar katkıda bulunuyorum?”
Asıl hesap budur.
Nefretin müşterisi çokmuş…
Varsın çok olsun.
Sevginin alıcısı azmış…
Varsın az olsun.
Çünkü hakikat, kalabalıkların alkışıyla hakikat olmaz.
İyilik de müşterisinin çokluğuyla değer kazanmaz.
Bazen bir şehir kötülüğe koşarken tek başına iyi kalabilmek bir direniştir.
Bazen herkes susarken hakkı söylemek bir direniştir.
Bazen intikam imkânın varken affetmek bir direniştir.
Bazen gücün zirvesindeyken mütevazı kalmak bir direniştir.
Ve bazen bu çağın en büyük isyanı, kötülüğe benzemeyi reddetmektir.
Haz çağında iffeti…
Hız çağında sabrı…
Menfaat çağında fedakârlığı…
Nefret çağında sevgiyi…
Güç çağında adaleti…
Kibir çağında tevazuyu…
Kalabalıkların çağında hakikati temsil etmek…
Mesele budur.
Çünkü cennet ucuz değildir…
Ve belki de bugün cennete doğru atılacak en büyük adımlardan biri; herkesin kolay olanı tercih ettiği bir dünyada zor olanı göze almak, iyilikten vazgeçmemek ve kötülüğün kalabalığına rağmen iyilerin safında dimdik durabilmektir…
Mehmet Akpınar
25 Temmuz 2026








