Dünyanın dört bir yanından devlet ve hükümet başkanları Türkiye'ye geldi. Misafirlerimiz elbette düzenlenen yolları, alınan güvenlik önlemlerini ve devletimizin ev sahipliğini görecekler.Keşke aynı açıklıkla demokrasimizi de görebilselerdi.Böylesine önemli uluslararası zirveler, devletlerin yalnızca diplomatik gücünü değil; hukuk devleti ve demokrasi standartlarını da dünyaya gösterdikleri vitrinlerdir. Bence Türkiye'nin de bu vitrine yalnızca aldığı güvenlik tedbirleriyle değil, demokrasisiyle de çıkması gerekirdi.Çünkü bir ülkenin itibarı, yalnızca düzenlediği uluslararası zirvelerle değil; o zirveler sırasında vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerine gösterdiği saygıyla da ölçülür.Devlet, uluslararası zirvelerde elbette güvenlik tedbirleri alabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak güvenlik tedbiri ile temel hak ve özgürlükleri fiilen kullanılamaz hâle getirmek aynı şey değildir.Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, güvenlik tedbirlerinin ötesine geçmiş; anayasal hak ve özgürlüklerin kapsamlı biçimde sınırlandırıldığı bir tabloya dönüşmüştür.Gösteri yasakları...Gazetecilere yönelik kısıtlamalar...Ev baskınları...Henüz ortada bir eylem yokken gerçekleştirilen gözaltılar ve tutuklamalar...Üniversite öğrencilerinin yurtlarının boşaltılması...Kapatılan yollar...Şehir hayatının neredeyse durma noktasına getirilmesi...Hukuk açısından üzerinde durulması gereken asıl mesele budur.Anayasa'nın 34. maddesi, herkesin önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını güvence altına almıştır. Bu hak elbette mutlak değildir. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık, genel ahlak ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi sebeplerle sınırlandırılabilir.Ancak Anayasa'nın 13. maddesi de aynı açıklıkla şunu söyler: Temel hak ve özgürlükler yalnızca kanunla sınırlandırılabilir; Anayasa'nın sözüne ve ruhuna uygun olmalı, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmamalı, hakkın özüne dokunmamalıdır.İşte tam da bu nedenle hukuk devletinde güvenlik ile özgürlük arasında makul bir denge kurulması zorunludur. Güvenlik, özgürlüğü ortadan kaldırmanın değil; özgürlüğün güven içinde kullanılmasını sağlamanın aracıdır. Bu anlayış, ceza hukukunun da en temel ilkelerinden biridir.Kural olarak hazırlık hareketleri cezalandırılmaz. Ceza sorumluluğu, suçun icra hareketleriyle başlar. Kanunun açıkça suç olarak düzenlediği istisnai durumlar dışında, bir kimsenin ileride suç işleyebileceği ihtimali cezalandırmanın konusu olamaz.Anayasa'nın 38. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesi de aynı anlayışın ürünüdür. Bir kişi, suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşinceye kadar suçlu sayılamaz.Hukuk; varsayımlar üzerine değil, deliller üzerine kurulur. Hukuk devleti, ihtimalleri değil fiilleri esas alır.Kamuoyuna yansıyan uygulamalar ise, işlenmiş fiillerden çok, işlenebileceği varsayılan eylemler üzerinden özgürlüğün sınırlandırılmasına ilişkindir.Oysa hukuk devletinde "belki" kelimesi, özgürlüğü ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz.Bugün protesto ihtimali cezalandırılır.Yarın eleştiri ihtimali...Sonra konuşma cesareti...En sonunda ise insanlar düşüncelerini en yakınlarına bile söyleyemez hale gelir.Özgürlükler çoğu zaman bir anda değil; işte böyle adım adım aşınır.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de yerleşik içtihatlarında toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının yalnızca toplumun benimsediği düşünceleri değil; rahatsız edici, sarsıcı veya iktidarın hoşuna gitmeyen fikirlerin barışçıl biçimde açıklanmasını da koruduğunu vurgulamaktadır. Çünkü demokratik toplumun ayırt edici özelliği, farklı düşüncelerin bastırılması değil; hukuk içinde ifade edilebilmesidir.Dünyanın birçok demokratik ülkesinde NATO zirveleri ve bu tür önemli zirveler düzenleniyor. O ülkelerde de protestolar yapılıyor, eleştiriler dile getiriliyor. Devletler güvenliği sağlıyor; ama bunu vatandaşlarının anayasal haklarını fiilen ortadan kaldırmadan yapabiliyor.Bir devletin gerçek itibarı; zirveler için kaç yolu kapattığıyla veya şehirlerin eskiyen yüzünü brandalarla ne ölçüde kapattığıyla değil; vatandaşının hak ve özgürlüklerini ne ölçüde koruyabildiğiyle ölçülür.Devletin gücü, eleştiriyi susturabilmesinde değil; eleştiriye rağmen hukukun üstünlüğünü koruyabilmesindedir.Bugün Ankara'da görünmez kılınan ise yalnızca protestolar değildir.Görünmez kılınan şey, demokrasinin kendisidir.Oysa Türkiye'nin ihtiyacı yeni yasaklar değildir.İhtiyacımız olan; hukukun üstünlüğüne güvenen, adaleti önceleyen ve özgürlükleri güvenliğin rakibi değil, tamamlayıcısı olarak gören bir devlet anlayışıdır.Bu nedenle iktidar, hukuk kurallarını kendine göre eğip bükmekten vazgeçmelidir. Çünkü hukuk, yalnızca normlar bütünü değildir; insan onurunu, eşitliği, adaleti ve özgürlüğü koruyan ahlaki bir düzendir. Siyasi iktidarların görevi ise öncelikle bu düzeni korumak ve daha ileriye taşımaktır.
SİYASİ
07 Temmuz 2026 - 20:34
Güncelleme: 07 Temmuz 2026 - 22:33
Bugün Ankara'da NATO Zirvesi başladı.
Bir Zirve Uğruna Demokrasiyi Askıya Almak
SİYASİ
07 Temmuz 2026 - 20:34
Güncelleme: 07 Temmuz 2026 - 22:33





