GAZETECİLİK YAPILMAZ, YAŞANIR

“Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur” der üstat Şinasi Nahit Berker. Yöremizde ise bir işi severek yapmanın önemini anlatan güzel bir söz vardır: “Kula kursağından gerek.”

Anlatacaklarım bir mübalağa değil, birebir yaşadığım bir olaydır.

Tarih 16 Temmuz 1988... Anadolu Ajansı’nda çalışıyorum. Bir akrabamızın düğününe gitmek üzere hazırlanıyoruz. Annem ve babam da hazır. Fakat içimde tarif edemediğim bir sıkıntı var; sanki bir şey olacak hissiyle bunalıyorum.

Evde, UFH yayınlarını alan, polis ve jandarma telsizlerini dinleyebildiğim bir radyo vardı. Tam çıkacakken, “Radyoyu bir açayım” dedim. Cihazı açar açmaz duyduğum ilk cümle, “Maktul Velican Oduncu...” oldu.

Babama, “Siz gidin, önemli bir haber var” dedim.

Jandarma telsizindeki anonsu hızla not aldım. Siyasi hükümlüler için inşa edilen Gaziantep Özel Tip Cezaevi’nde, Velican Oduncu, “kuş” tartışması nedeniyle İsmet Altun ve Adil Adsız tarafından falçatayla öldürülmüş, cenazesi Gaziantep Devlet Hastanesi’ne götürülmüştü. Yanlış hatırlamıyorsam yaralılar da vardı.

Notları avucumun içine yazarak hastaneye gittim. Yoğun güvenlik önlemleri alınmıştı.

Girişteki jandarmaya, “Kapıyı açar mısın?” dedim. Hiç itiraz etmeden açtı. Doğruca hastane polisinin odasına girdim. İçerisi subay ve astsubaylarla doluydu. Tanıştığımız polis memuru beni görünce ortamdan dolayı pek memnun olmadı. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranarak, “Devre, nasılsın? Sanırım sıkıntılı bir saatinde geldim” dedim. Polis memuru rahatladı. Sonra, odadakilere fark ettirmeden avucumu gösterdim. Yazdıklarımı okudu ve tek cümle söyledi:

“Hepsi doğru.”

Benim için bu doğrulama yeterliydi.

Hemen hastanenin karşısındaki Anadolu Ajansı bürosuna giderek haberi geçtim. Kısa süre içinde olay ülke gündemine taşındı. Velican Oduncu, 12 Eylül öncesinde henüz 14 yaşındayken yedi kişinin öldürülmesi olayında yargılanmış ve yaklaşık on yıldır cezaevinde bulunuyordu.

Anadolu Ajansı haberi geçince ulusal basın temsilcileri Gaziantep’i aramaya başladı. Ancak ne yazık ki hiçbiri Velican Oduncu’nun kim olduğunu bile bilmiyordu.

Haberi ilk vermekle kalmadık; gelişmeleri de günlerce izledik. Böylece olayın Türkiye genelindeki gazetelerde ayrıntılı biçimde yer almasını sağladık.

Şimdi yeniden başa dönelim.

Eğer o gün içimdeki o açıklayamadığım his olmasaydı, telsiz yayınlarını dinleyebildiğim radyo evde bulunmasaydı ve Velican Oduncu adını geçmiş haberlerden tanıyacak kadar mesleki hafızaya sahip olmasaydım, bırakın atlatma haberi yapmayı, belki olaydan saatler sonra haberdar olacaktık.

Elbette dönemin Başsavcı Vekili Ömer Güneş'in sorularımızı yanıtsız bırakmaması da haberin sağlıklı biçimde doğrulanmasında önemli bir etkendi.

Bu olay bana bir kez daha şunu öğretti:

Gazetecilik yalnızca yapılan bir meslek değildir. Refleksiyle, merakıyla, bilgisiyle ve sezgisiyle yaşanan bir hayattır. İşte bu yüzden gazetecilik yapılmaz, yaşanır.

Cengiz Halil ÇİÇEK